iki samimi arkadaş, bir gün askeriyedeki bir tanıdıklarının aracılığıyla bir fabrika açmaya karar verirler. yapacakları iş hakkında bilgi almak için askeriyeye gittiklerinde tanıdıkları kişi derki; "yapacağınız iş, ülke genelindeki askeri güçlere elbise ağırlıklı kumaşa yönelik işleri" iki arkadaştan sabırsız olanı "peki çok büyük meblağlar dönüyodur bu işte, ihale ile olacak sanırım öylemi? şartları nedir? diye sordu, tanıdıkları ise "evet" dedi. "ihale günü bir ay sonra, ben bu ihaleyi kesinlikle size kazandıracağım için bir an önce çalışmalara başlasanız iyi olur." dedi. gerekli bilgiler alındı ve iki arkadaş bütün maddi ve manevi güçlerini bu iş için seferber ettiler. yurtdı şından makinaler alındı, kumaşlar alındı, ve gazetelere işçi ilanları verildi. her şey tamam landığında ortadaki görünen tek şeyleri, fabri kaları vardı. evlerini arabalarını ve ortak olan herşeylerini satmışlardı bu iş için ve fabrikanın yatakhanesinde kalıyorlardı.
ihale günü gelip çattı ve kapalı zarf usulü olacak ihaleye onlarda tekliflerini sundular. askeriyedeki en yetkili kişilerden olan tanıdık ları ihaleden sonra odasına gelen iki arkadaşına ölçüler verdi"derhal" dedi. "derhal kesimine diki me başlayın. çok zengin olacaksınız çok.ihale sonucunu kesinlik kazandığında ben size telgraf gönderirim, oda tahminen haftaya çarşamba öğleden sonra iki gibi elinize geçer." dedi.
ve iki arkadaş yüze yakın işçileriyle fabri
kada elbiseleri, çadırları, şapkaları, herbirşeyi dikmeye başladılar.
çarşamba günü iki arkadaş, hemen fabrikanın idari girişinde beklemeye başladı. içlerinden heyecanlı olan duvarın dibine çökmüş. tırnakla rını yiyor. ve "ya kazanamazsak" diyordu gözyaş larına hakim olamıyor ve ağlıyordu heyecandan..
saat, oniki, onikiotuz, onikikırkbeş, onlar için dakikalar geçmiyordu, zaman sanki durmuştu.
bir, bironbeş, biryirmi, birotuz, birelli ve saat iki olduğunda postacı köşeden göründü.artık ikisi de sonucu heyecanla bekliyor ve yerlerinde duramı yordu, heyecanlı olan artık çocuk gibi ağlamaya başlamıştı, dizleri çözülmüştü, yerinden kalkmaya çalışıyor kalkamıyordu. postacı kapıyı çalmadan onlar açtı. "iyi günler, bir telgrafınız var." dedi postacı."aç adam aç dedi" ayaktaki olan arka daşı, postacının defterine imzayı attı ve telgrafı okumaya başladı. diğer ağlayan arkadaşı ise artık kopmuştu tamamı ile..can kulağıyla dinliyordu.arkadaşı okudu." oğlum stop,baban öldü stop, başımız sağolsun stop." arkadaşı bunu okuduğunda yüzünde tebessüm belirdi ve derin bir nefes çektikte sonra "oh be babam ölmüş" dedi sevinerek.
Oh Be Babam Ölmüş
Bir Sonbahar Akşamıydı
Bir sonbahar akşamıydı... Gökyüzü simsiyah,bulutlar hızla bir yerden bir yere kayarcasına göç halindeydiler.Tren uçsuz bucaksız yaylaların içinden yılan gibi kıvrılarak yol alıyordu.Rayların iki tarafı çeşit çeşit ağaçlarla süslüydü,yerdeki kuru yapraklar trenin sebep olduğu rüzgarın etkisiyle havalanıyor ve boşlukta dans edercesine savrulup tekrar yere düşüyordu.Hava çok soğuk değildi, fakat gökyüzü gri bulutlarla kaplı ve hava bunaltıcıydı.Raylardan gelen tıkırtılar beyninde uğultular yaratıyor, sinirlerini altüst ediyordu. Tam üç gündür yoldaydılar. Uyumaya çalışıyor,fakat bir türlü başaramıyordu. Çocuklar yorgunluktan bitap düşmüş, derin bir uykunun içinde rüyalarda yol alıyordular. Aklı karmakarışıktı,çare ararcasına trenin penceresinden ufuklara bakıyordu.Adeta biran önce hedefine varmak bu cendereden kurtulmak ister gibi... Elini cebine attı.Tütün tabakasını çıkarıp ağırdan ağıra bir sigara sarmaya başladı. Sigarasını yaktı ve derin bir nefes çekti.Öylesine derinden çekmişti ki sigara nerdeyse yarıya indi. Sonra üflediği dumanla beraber hülyalara dalıp gitti.
Üç beş kuruş denkleştirmiş üçüncü sınıf bir kompartımandan tam yedi bilet almıştı.Trenin altıncı vagonunda seyahat ediyorlardı.Birden düşüncelerin girdabında, gelgitlerde buldu kendini.Acaba köyünden çıkmakla hatamı etmişti?Yoksa bir maceraya mı atılmıştı sonunu hiç
düşünmeden! Annesi ve babası hakkın rahmetine kavuşalı çok olmuştu. Gerçi sağ olsalardı asla köyünü terk etmesine izin vermezlerdi.Daha önceleri de böyle bir şeye teşebbüs etmiş, fakat babası şiddetle karşı çıkmıştı.’Ben sağ olduğum sürece bu aileden kimse köyden ayrılmayacak!Babalık hakkımı helal etmem!’ demişti.
Onlar öldükten sonra ailedeki maya çözülmüş,herkes bir tarafa gitmişti.Musa da köyde kalırsa çocuklarına iyi bir gelecek hazırlayamama endişesiyle köyünden İstanbul’a göç kararı almıştı.
Neden sonra kendine geldi, yeni uyanmış gibi etrafına bakındı.Sonra birden yüzü gerildi, dişlerini sıktı, kaşlarını çattı ve düşmanına karşı saldırıya hazır bir komutan edasıyla kendi kendine artık bunları düşünmemesi gerektiğini mırıldandı. Zaten bir şey de değişmeyecekti, bir kere karar verilmiş, tas tarak toplanmıştı. Geriye bakmanın hiçbir anlamı yoktu!O bu düşüncelerin atmosferinde demlenirken kulakları tırmalayan bir siren sesiyle irkildi.Tren Haydarpaşa’ya gelmişti. Bir karmaşadır aldı başını gitti. Vagonlarda çocuk sesleri, yakınlarını karşılayanların sesleri, birbirini kaybedenler.. Bütün bunlar adeta bir Haydarpaşa karşılama senfonisini oluşturuyordu.
Genç adam da harekete geçti, eşini uyandırdı.Derken çocuklar da kalkmış şaşkın şaşkın etrafa bakınıyorlardı!Uykudan gözleri şişmiş, fakat yol yorgunluğu kendini hala iyiden iyiye hissettiriyordu.
Nihayet onlar da bu arbedenin içinde kendilerini trenden inmiş buldular.Bavullar üst üste konmuş, yorgan ,yatak, yastık çarşaflara sarılı olarak ortada duruyordu.Birkaç kap, kaşık biraz da erzak vardı yanlarında. Musa etrafına bakınıyor birilerini arıyordu!Köyden çıkmadan önce İstanbul’daki amcasıyla görüşmüş, ona verdiği karardan söz etmişti.Amcası da kendisine yardımcı olabileceğini söylemişti.Trene bindikleri gün amcasına telgraf çekmiş yola çıktığını haber vermişti. Oysa ortalarda kimse görünmüyordu!Acaba telgraf henüz amcasının eline ulaşmamış mıydı?Ancak bu imkansızdı, tam tamına üç gün olmuştu telgraf çekeli! Muhakkak ulaşmış olmalıydı.
Musa bavulların üzerine oturup tabakasını çıkardı ağırdan ağıra bir sigara daha sarmaya başladı.Çocuklar hala şaşkındı. Tedirgin, meraklı gözlerle etrafa bakınıyorlardı.Zira burası geldikleri yere hiç mi hiç benzemiyordu. Kocaman bir şehir!Onlar adeta akvaryumdan okyanusa bırakılmış balıklar gibiydi.Etraf tehlikelerle dolu..
Bunlardan habersiz hayallerle karışık şaşkınlık ve hayranlık duygusuyla etrafı seyrediyorlardı.Münevver Hanım ise huzursuz ve temkinli gözlerle etrafı incelemekteydi.Burası köylerine hiç benzemiyordu.Bir süre sonra Musa’ya dönerek:
‘Herif Hason emice neriyedur? diye çıkıştı. Musa sigarasından efkarlı bir nefes daha aldıktan sonra başını kaldırdı ve Münevver’in gözlerine baktı! Gözlerinde çaresizlikle karışık öfke, yorgunluk, şaşkınlık vardı.Bunu hissettirmemeye çalışsa da Münevver Hanım’dan saklayamamıştı.
Münevver Hanım çok badireler atlatmış, çile dolu bir hayat yaşamıştı. Hemen korkup panikleyecek bir kadın değildi! Tam otuz beş kişilik kalabalık bir ailenin geliniydi.Gerektiğinde parmaklarını toprağa tırpan gibi geçirip tohum ekmiş, ekin biçmiş, rençberlik yapmıştı.Yaylalarda oba kurmuş, sırtında bebeğiyle tarla biçmiş, eski toprak bir Osmanlı kadınıydı!
O da Musa’nın yanına oturdu! Beyini teselli etme adına ‘Allah kerim!’ diyebilmişti.Çocuklar bu diyalogdan habersiz merakla seyrettikleri çevrelerine dalmış, yeni hayaller kurmakta hiç gecikmemişlerdi!
Ailenin en büyük oğlu Osman biraz tedirgin bir şekilde babasına yaklaştı!Musa Bey çok disiplinli, sert, heybetli bir adamdı.Çok çabuk öfkelenir, fakat çabuk yatışırdı.Hatta köyünde ona deli Musa derlerdi.Tepesi attı mı kimse yanında olmak istemezdi, çünkü yapacaklarını kestirmek pek mümkün olmazdı.En iyisi onu kızdırmamaktı. Bunun yanında mert, yardımsever ve çok merhametliydi. İnançlarına sıkı sıkıya bağlı bir insandı.
Osman da babasını kızdırmaktan şiddetle kaçınırdı. Aynı zamanda babasını çok sever ve hayranlıkla karışık derin bir saygı duyardı. Osman şaşkınlığını çabuk atmış ve bundan sonra olacakları merak etmeye başlamıştı.Henüz on beşinde, fakat zeki,cesur ve kabiliyetli bir çocuktu. Babasının ilk göz ağrısıydı, babası onu bir başka sever düşüncelerine değer verir ve onunla bol bol sohbet ederdi.
Osman bundan da cesaret alarak ‘Baba!’ diyebilmişti. Genç adam yorgunluk ve uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözlerlerini Osman’a çevirdi. Gözleri adeta başı dumanlı dağlar gibi heybetle yalın alevler saçıyor, yağmur öncesi şimşekler çakan gökyüzünü andırıyordu!Bu bakışlar karşısında Osman’ın nutku tutuldu, yüzünden kan çekilmişti.Söylemek istediği kelimeler boğazında düğüm düğüm birikti ve boğulacak gibi oldu,zira babasını daha önce hiç bu kadar karmaşık ve dehşetli görmemişti.
Bir süre sonra Musa bakışlarının oğlu üzerindeki tesirini fark etti. Bu tesiri yok etmek istercesine şefkatli bir ses tonuyla ‘ Söyle evladum!’ dedi. Osman biraz olsun rahatlamıştı ve merak ettiği soruyu sordu.’Nereye gidicez baba?’ Lakin bu soru sessizliğin ortasında dalıp gitmiş zihinlerde bomba tesiri yaratmıştı.Sorunun karşısında babası çaresizlikle yüzünü buruşturdu. Yılların yüzünde oluşturduğu çatlaklar derinleşti ve bir çaresizlik portresi çizdi. Musa Bey başını öne eğmiş Osman’ın sorusu cevapsız kalmıştı.
Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu! Etraf boşalmış çevrede kimseler kalmamıştı. Herkes bir yakını tarafından karşılanmış ve hep beraber gidecekleri yerin yolunu tutmuşlardı. Saat hızla ilerliyordu, hava da iyiden iyiye kararmıştı.Diğer çocuklar da huzursuzlanmaya başlamış, açlıkları meraklarının önüne geçmişti. Annelerine sokulmuş mızmızlanıyorlardı.
Münevver Hanım biraz olsun çocukları teskin edebilmek için yanında getirdiği çıkını kucağına açıp çocukların ellerine bir şeyler tutuşturdu ve onları başından savdı. Çocuklar ellerinde ekmekler olduğu halde hiçbir şeyden habersiz kendi dünyalarına geri dönmüşlerdi bile!Fakat Osman annesinin verdiği ekmeği yiyememişti.Babasının durumu onu etkiliyor,
adeta babasıyla o da dertleniyordu.
Derken gür bir nida sessizliğin suratına bir şamar gibi iniverdi.Hepsi birden derin bir uykunun koynundan fırlarcasına başlarını sesin sahibine çevirdiler.Çocuklar şaşkın fakat ilgisizce baktılar! Musa’nın gözlerindeki o bulutlar dağılmış, gözleri güneş gibi pırıltılar saçıyordu.Osman da babasının sevincini paylaşıp amcasına doğru koşmaya başladı, zira Osman babasının amcasını daha önceden tanıyordu.Hasan Bey çocuklar çok ufakken köyden ayrıldığı için çocuklar onu tanımıyordu.Musa Bey ‘Hasan Amca!!’ diyebilmişti. Tam da ümitlerinin tükenmeye yüz tuttuğu bir anda Hızır gibi gelmişti Hasan Amcası. Minnet ve saygıyla karışık duygular içersinde eline kapandı, öpmek istedi, fakat Hasan Bey müsaade etmedi. Ardından Osman Hasan Bey’in elini öptü. Hasan Bey Osman’ı omuzlarından tutup ‘Maşallah sen artık delikanlı olmuşsun yav, en son gördüğümde sekiz yaşında ancak vardın!’ diyerek şefkatle başını okşadı.
Bir süre sonra diğer çocuklar yaklaşmaya başladı, onlar da Hasan Bey’in elini öptü.Hasan Bey Münevver Hanım’a dönerek ‘Hoşgeldin gelin!’ dedi. Münevver Hanım da elini öptü. Hasan Bey’in gür sesiyle merasim bitiverdi. ‘Ee, ne duruyorsunuz hadi gidelim bizim fakirhaneye!’
Toparlandılar. Bir kamyonetin arkasına eşyalar ve çocuklar bindirildi ve hareket ettiler.Bu arada Hasan Bey geç kalmasının sebebini anlatmaya başlamıştı.
‘Evladım, tam hazırlandım sizi karşılamak üzere yola çıkıyordum. Nefes nefese bir çocuk yolumu kesti! Hasan amca, Hasan amca! Yetiş Yılmaz Abi kahvede balcılarla kavga ediyor!
demesin mi? Ayağım hiç varmıyor ama ne yaparsın evlat işte içer içer adalet bekçiliğine soyunur! Neymiş bala şeker, yağa patates karıştırıyorlarmış! Ee sanane ...Almazsın olur biter. Yok efendim halkı aldatıyorlarmış da haksız kazanç elde ediyorlarmış ! Böyle değildi oğlum arkadaşları onu çok değiştirdi. Neyse seninde kafanı karıştırmayayım sadece geç kalmamın sebebini anlatayım istedim.’
Nihayet eve geldiler. Eşyaları taşıyıp evin büyük salonuna geçtiler!Herkes derin bir ‘ohh’ çekti.Biraz olsun soluklanmışlardı.
Evin gelini Meryem Hanım,Münevver Hanımla eski dosttu.Köydeki yakınlarından havadisler aldıktan sonra sofralar geldi, yemekler yendi ve çaylar içildi.Üç gündür yollarda perişan olan yolculara bu çay şerbet gibi gelmişti ve yorgunluklarını bir nebze olsun almıştı.Nihayet misafirler evin bir odasında kendileri için hazırlanmış yataklara kıvrıldılar ve derin bir uykuya daldılar...
Ertesi gün sabah Hasan Bey’in bir komşusunun kiralık evini görmeye gittiler.Üç odası bir salonu olan müstakil bir gecekondu.Önce nüfus kalabalık diye mızmızlanan ev sahibi, Hasan Bey’in de ısrarıyla ‘Olur!’ dedi. Anlaştılar ve o akşam hemen taşındılar.Münevver Hanım yeni evinden memnundu, komşular da onu çok sevmişti!
*************
Yıllar akıp gidiyordu.Bir süre sonra Musa Bey biraz para biriktirip bir lokanta açmıştı.
Osman da bir terzinin yanında kalfa olmuş, baya tecrübe kazanmıştı.
Münevver Hanım hiç istemediği halde altıncı çocuğuna hamileydi!Hatta birkaç kere düşürme teşebbüsünde bulunduysa da bir gün gördüğü rüya onu korkutup bu teşebbüsünden vazgeçirdi.Karnındaki çocuk rüyasında dile gelmiş kendisinden ne istediğini sormuştu. Allah’ın vücuda getirmek istediği cana sen mi mani olacaksın, diyordu.Münevver Hanım ertesi güne korkuyla ve kararı kesinleşmiş olarak uyandı.Evet bu çocuğu da dünyaya getirecekti.Madem Allah verdi buna da boyun eğecekti! Günler haftaları, haftalar ayları takip etmişti.Nihayet ailenin yeni ferdi de dünyaya teşrif etti. Simsiyah saçlı, tombul ağzı oraya buraya yamulan bir erkek çocuğuydu bu! Musa Bey’e müjdeyi Hasan Amcası verdi.O da amcasına pilav üstü bol döner ısmarlayarak müjdesi karşısındaki sevincini dile getirdi.Akşam evine dönen Musa Bey’in kucağına evin yeni minik ferdini isim koyması için verdiler.Musa Bey çocuğu kucağına aldı koyacağı isimden emin bir şekilde kulağına ezan okumaya başladı.’Allahuekber, Allahuekber, Allahu ekber!’ Sonra üç defa ‘Tevfik, Tevfik, Tevfik!’ diyerek oğluna dedesinin ismini verdi. Şimdiden ona ayrı bir muhabbet besliyor en çok onunla ilgileniyordu.
Bu ilgi evin diğer fertlerinin dikkatinden kaçmamıştı. Onlar da çok sevinmişti, fakat içten içe kıskanmaktan da kendilerini alamıyorlardı.
*****************
Böylece yıllar akıp gidiyordu. Osman mesleğinde ilerlemiş babası ona bir terzihane açmıştı.Sanatından söz edilir bir sanatkar olmuştu. Hatta o kadar ustalaşmıştı ki artık çevredeki terziler ceketin en zor kısmı olan kol takma işini Osman ustaya yaptırıyorlardı.
Aylardan Haziran’dı,güneş adeta ortalığı kavuruyor etrafta yaprak dahi kımıldamıyordu. Sıcaktan dolayı işler de hayli durgundu.Musa Bey zor günler geçiriyor, çareler düşünüyordu. Zira lokantanın borçları, evin kirası, Osman’ın terzihanesi derken bir hayli açılmıştı.Bütün bu sorunlarla tek başına nasıl mücadele edecekti. Lokanta ancak kendi masrafını karşılıyor, dükkanın kirasını ödemekte bile zorluk çekiyordu.Ayrıca evde yedi nüfus vardı, onlara aş gerekiyordu. Osman hariç hepsi okula gidiyordu.
Birden ezanın sesiyle daldığı düşüncelerden sıyrıldı.’Aziz Allah!Sen büyüksün Rabbim!’ dedi ve karşıdaki caminin yolunu tuttu. Vakit öğlendi, Musa Bey namazını kılmış tezgahının başına geçmişti. Kapıdan içeriye bir adam girdi. İçeri doğru ilerlerken göz ucuyla da yemek tezgahına bakıyordu.Orta masalardan birine oturdu. Biraz göbekli, orta boylu biriydi.Lacivert şık bir takım elbise giymişti. Bir iş adamı görünümü sergiliyordu.
Garson yanına gitti. ‘Ne arzu edersiniz efendim?’ diye sordu. Adam hiç düşünmeden ‘Pilav üstü döner, çoban salata ve buz gibi ayran!’ dedi.Beş dakika içinde siparişler geldi.Adam büyük bir iştahla yemeye başladı. Musa Bey beyaz önlüklerini giymiş tezgahının başındaydı. İşinin erbabı iyi bir aşçıydı, bu yüzden tezgahın başında da bizzat kendisi duruyordu. Adam yemeğini bitirdikten sonra garsonu yanına çağırdı, birde kadayıf istedi. Garson kadayıfı getirdiğinde ‘ Patronunla görüşebilir miyim?’diye sordu. Garson tedirgin bir edayla ‘Bir sorun mu var efendim?’ dedi. Adam, ‘Hayır!Hayııır! Bilakis çok memnun oldum, memnuniyetimi iletip kendisiyle özel bir konu hakkında görüşmek istiyorum.’ Garson rahatlamış bir şekilde konuyu Musa Bey’e aktardı.
Musa bey merakla adamın olduğu yöne baktı.Kendisini hiç tanımıyordu daha önce onunla buralarda hiç karşılaşmamıştı. Bu adamın kendisiyle görüşecek neyi olabilirdi ki? Sonra ‘Hayır ola inşallah!’ dedi ve adamın masasına yöneldi. Adam Musa Bey’i ayakta karşıladı.
Elini uzattı.’ Adım Kemal, Hacı Kemal!’ ‘Bende Musa!’ dedi ve memnuniyetlerini ifade ettikten sonra birlikte oturdular. Hacı Kemal hemen söze başladı.’Efendim ben simsarlık yaparım.Arabistan’daki şirketlere işçi temin eder geçimimi bu yolla sağlarım.Daha fazla uzatıp sizi merak içinde bırakmayacağım .Yemeklerinizi yedim.Çok beğendiğimi ifade etmek isterim.Kabul ederseniz size bir teklifte bulunacağım!Arabistan’da anlaşmamız olan bir şirket orada çalıştırmak üzere bizden işçiler istiyor.Bu işçilerden biri de lüks bir otele yerleştirilecek. On aşçıyı idare edebilecek, işinin ehli, otoriter ve titiz bir aşçı başı. Bence siz bu iş için biçilmiş kaftansınız. İki bin dolar maaş,sosyal güvenlik, kalacak yer ve diğer masraflarınız şirket tarafından karşılanacak. Hemen karar vermeyin!Size telefonumu bırakacağım, iyice düşünüp kararınızı bildirirsiniz!’
Kemal Bey çantasından bir kart çıkardı.Musa Bey’e uzattı ve müsaade isteyerek lokantadan ayrıldı.Çok ısrar etmesine rağmen Musa Bey kendisinden yemek parası almadı. ‘İkramımız olsun!’ diyerek misafirini uğurladı.
Hasan Bey,oğlu Yılmaz ve gelini Meryem Hanım akşam Musa Beylere oturmaya gelmişlerdi.Evin bahçesinde oturup çaylarını yudumluyorlardı.Musa bey bugün aldığı teklifi onlara açmış, fikirlerini alıyordu.Hasan Bey ‘Gayet güzel bir teklif!Para cazip,sosyal hakları da var daha ne olsun oğlum?’dedi.Yılmaz da babasını destekler biçimde konuştu.
Münevver Hanım biraz tedirgindi.Musa Bey giderse kendini yalnız hissedecek ve daha zor günler yaşayacaktı. Aklı gitmesinden yanaydı, fakat yüreği...?
Misafirler uğurlandı, herkes odasına çekildi. Musa Bey Münevver Hanımla da konuyu değerlendirdi.Bunca borç, kalabalık nüfus,geçim sıkıntısı, işlerin durgunluğu Musa Bey’e başka seçenek bırakmıyordu. Hem hiçte fena bir teklif değildi.
Bu düşünceler içerisinde uykuya daldılar. Gece bütün ihtişamıyla dünyayı kuşatmış, berrak gökyüzünü yıldızlar donatmıştı.Cırcır böceklerinin sesleri deredeki kurbağa
sesleriyle karışıyor uyumlu bir orkestra misali konser veriyorlardı.
Birden gecenin bütün sessizliği silah sesleriyle bozuldu.Cırcır böcekleri ötmüyor kurbağalar da onlara eşlik etmiyordu.Gökyüzünün maviliği namlulardan fışkıran alevin rengine bürünmüştü.Makineli tüfek sesleri gittikçe artıyor, gecenin sessizliğinde daha bir gür çıkıyordu.Bağırtılar... ‘Yakalayın!Sakın kaçırmayın!Ateş edin! Duvardan atladı!’ Ardından yine silah sesleri...
Musa Bey uyanmış, yastığının altındaki silahının haznesine mermiyi sürmüştü. Çocuklar da korku dolu güzlerle perdenin kenarından sokağa bakıyorlardı.Musa Bey çocuklara derhal yatmalarını ve hiç ses çıkarmamalarını emretti.
Kapının arkasına yaklaştı.Bir elinde silahı olduğu halde kapıyı araladı.Bahçeyi kontrol etti,bahçe duvarının dibinde bir karartı fark etti. Silah sesleri kesilmiş bağırtılar da zor işitiliyordu.
Musa Bey dışarı çıktı.Elindeki silahı karartının olduğu yere çevirdi. Sert bir ses tonuyla sordu:’Kim var orda?’ Adam etrafına bakındı.Kendisini kovalayanların gittiğinden emin olunca ayağa kalktı. Ay ışığında yüzü belli belirsiz fark ediliyordu. Musa Bey tehditkar bir ifadeyle sorusunu tekrarladı. Adam bir adım daha atarak yorgun ve hırıltılı bir sesle cevap verdi:’Benim amca oğlu!Yılmaz!’Musa’nın şaşkınlığı büsbütün artmış, tedirgin olmuştu.’Yaa sen miydin?Yılmaz gel hele,içeri gir de anlat!’
Yıl 1979, ortalık karışık. Dış mihraklı şer odakları savaşarak parçalayamadıkları bu insanları, fitne ve fesat silahlarıyla bölmeye çalışıyordu.Kısmen başarılı olmuşlardı. Aynı evdeki iki kardeşin birine ‘Sen sağcısın!’, öbürüne ‘Sen de solcusun!’ diyerek ellerine silah verip birbirine kırdırıyorlardı. Tam otuz binden fazla vatan evladı bir hiç uğruna bu fitne kuyusuna düşmüş, geride gözü yaşlı analar,yetim evlatlar ve dul eşler bırakıyorlardı.
Musa Yılmaz’ı da alarak evin salonuna geçti.Yılmaz da bu örgütlerden birine bulaşmış, bir takım eylemlere karışmıştı.Polis onu arıyordu. Evinin etrafı kuşatılmış Yılmaz’a teslim olması emrediliyordu. Yılmaz bir yolunu bulup polislere görünmeden evinden çıkmış, fakat az ileride devriye gezen bekçiler kendisini fark etmişti.Dur ihtarına uymadığı için peşine düşüp ateş etmeye başlamışlardı.Bekçileri atlatıp Musa Beyin bahçesine girmişti.Durumunu kısaca böyle özetledi Yılmaz.Evine sığınmıştı.Büyüklerinden kendisine sığınanı koruması gerektiğini duymuştu. Hem babasının hatırı da büyüktü.
Yılmaz’ı o gece misafir ettiler.Gece yavaş yavaş yerini aydınlığa bırakıyordu.Adeta kuşlar yeni günü müjdeliyordu.Kuş cıvıltıları eşliğinde tatlı bir meltem esiyordu. Minarelerden gelen ahenkli ezan sesleri namaza davet ediyordu. Musa Bey abdest alıyor, Münevver Hanım çay koymuş kahvaltı hazırlıyordu. Çocuklar babalarının gür sesiyle yerlerinden sıçradılar.’Esselah,esselah!Haydi namaza, haydi namaza!’ Bu dirilişten Yılmaz da nasibini alıyor, namaz kılmasa da kendisini kalkmak zorunda hissediyordu.
Çocukları arkasına alan Musa Bey namazı kıldırdı. Münevver Hanım da namazını kılmış, sofrayı hazırlamıştı. Herkes sofranın başına geçti, besmele çekerek yemeğe başladılar.Yılmaz olan biteni dışardan izliyor, bir yandan da gıpta ediyordu.’Ne güzel bir yaşam!Herkes bir asker disiplininde vazifesini yerine getiriyor,bense firari asi bir nefer gibi korku ve kargaşa içinde önümü görmeden karanlıklar içinde yol almaya çalışıyorum.’ diye mırıldandı.
Musa Bey’in gür sesi Yılmaz’ı bu düşüncelerin girdabından söküp aldı.’ Ee hadi emmoğlu!Kahvaltını et, birlikte çıkalım dükkana gider bir çare düşünürüz. Allah kerim!’ Kahvaltı ettikten sonra çocuklar okulun yolunu tuttular, Musa ve Yılmaz da lokantaya doğru yola koyuldular.
Evin en ufak oğlu da büyüyordu.İlkokulu bitirmiş, yaz tatilinde Osman abisinin yanında çalışmaya başlamıştı.Çok yaramaz, dik başlı, asi ruhlu bir çocuktu.Zaman zaman Osman abisi kendine hakim olamıyor bu başı eğilmez arsızı dayakla yola getirmeye çalışıyor, fakat muvaffak olamıyordu.
Tevfik her gün eve bir vukuatla geliyor, her gün birisi onu şikayet ediyordu. Bir gün kafası yarılıyor, bir gün komşunun çocuğunu dövüyor, bir gün birinin camını kırıyordu. Evde küçük abisiyle kavga ediyor, ablalarına kan kusturuyor, yemek beğenmeyip sofrayı birbirine katıyordu.Zaptedilmez bir çocuk oluvermişti.Osman zaman zaman bu çocuğun geleceğinden endişelenir ve daha da üstüne gider adeta her hareketinin hesabını sorardı……….
Yılmaz, bir müddet lokantada kaldı.Ortalık sakindi.Arada bir gizlice eve gidiyor, ihtiyaçlarını karşılayıp tekrar lokantaya dönüyordu.Genelde mutfakta olmaya özen gösteriyordu. Musa bey kararını vermiş, Kemal’i arayarak teklifini kabul ettiğini bildirmişti.Kemal’de pasaportunu çıkarmasını, vize işlemlerini kendisinin halledeceğini söylemişti.Musa Bey hazırlıklarını tamamladı.Vize işlemlerinin tamamlanması için bekliyordu. Bu arada lokantayı çalıştıracak yada satın alacak birini arıyordu.
Günler birbirini kovalıyordu, siyasi kargaşa bütün hızıyla devam ediyor, o günkü hükümet istikrar sağlayamıyordu.Gün geçmiyordu ki, birinin dükkanı taranmamış, birisi vurulmamış olsun. Her gün çeşitli bildiriler dağıtılıyor esnaftan kepenk açmamaları isteniyordu. Aksi halde dükkanları makineli tüfeklerle tarayacaklarını söylüyorlardı.
Osman da bir guruba dahil olmuş, sakal bırakmış, sarık sarmış ve cüppe giyiyordu. Musa Bey bu durumu pek takdir etmiyordu, fakat müdahale etmek de istemiyordu. Nasıl olsa kötü bir şey yapmadığını düşünüyordu.
Osman’ın yanında Yusuf adında bir kalfası vardı Rizeli, kendi halinde, saygılı, kimseye karışmayan işinde gücünde bir delikanlıydı.Boks sporuyla ilgileniyordu. Tevfik de onun sayesinde sporla tanışmış, boks çalışıyordu.Önceleri abisi izin vermese de,Yusuf’un ısrarıyla müsaade etmişti.En azından enerjisini orada tüketir, başkasına bulaşmaz, diye düşünüyordu.
Bir gün Yusuf’un önünü bir grup kesmiş, sağcı mısın solcu musun diye sıkıştırıyorlar, ısrarla cevap almak istiyorlardı. Yusuf ‘Ne sağcıyım, ne solcuyum.Ben ekmek davasındayım!’ dedi. Fakat gruptakiler ısrarla Yusuf’un bir yön seçmesi için dayatıyorlardı. Aralarında arbede çıktı.Yusuf’u itip kakıyorlardı.Bir anda olan oldu.Yusuf’un tepesi atmış, bir iki tanesine kroşeyi patlatıp yere sermişti.Onlar bunun şaşkınlığı içindeyken oradan hızla uzaklaştı.Soluk soluğa terzihaneye ulaşmıştı ki ardından gruptakiler de girdi. Yusuf’u almak istediler, fakat Osman buna müsaade etmedi.
Grup üyeleri bir dernek adı altında tam terzihanenin karşısında faaliyet gösteriyorlardı. Osman’ı tanıyor, onun da bir gruba dahil olduğunu biliyor, bundan dolayı da biraz çekiniyorlardı.Fakat bu durum onur meselesi olmuş, grup üyelerinden ikisi fena benzetilmişti.Bu yenilir yutulur bir şey değildi. Tartışma devam ediyor, Yusuf’u almak için ısrar ediyorlardı.
Osman’ın dükkan sahibi lokantaya koşmuş durumu Musa Bey’e arz etmişti bile. Musa Bey’in bir anda kan beynine fırladı, babalık içgüdüsüyle döner bıçağını kaptığı gibi dışarı fırladı. Gözleri yerinden oynamış, burun delikleri açılmış, gerçekten dehşet saçan bir hale bürünmüştü.Osman’ın yerini basan gruptan dışarıda bekleyenler Musa Bey’i gürünce dehşete kapılarak diğerlerini de alıp derhal derneğe kaçıştılar. Zira Musa Bey’in gelişi hiç hayra alamet gözükmüyordu. Musa terzihaneye daldı.İçerdekiler onun halini görünce daha da büyük bir dehşet yaşadılar. Sakinleştirmeye çalışsalar da bir işe yaramıyordu.Musa Bey soluğu dernekte almıştı. Onlarda ardından gitmek zorunda kaldı.İçerdeki herkesi hizaya sokmuş, elindeki koca bıçağı sallayarak ‘Bir daha böyle bir hataya düştüğünüz taktirde Azrail’iniz olurum!’ diyordu. Gerçekten yüreklere dehşet saçan bir görünüme bürünmüştü Musa Bey. Köyündekiler ona ‘Deli Musa’ adını boş yere takmamışlardı. Nihayet polis de geldi.Dernektekiler Musa’nın hışmından hiç sevmedikleri polise sığındılar.Ancak polis de Musa Bey’i zapt edemiyor, hatta yanına bile yaklaşamıyordu. Osman’ın da araya girmesiyle Musa dışarı çıkmaya ikna olmuştu.Karakola gittiler.Komiser Musa Bey’i tanırdı, ahbaplıkları da vardı.Odasına aldı, birer çay içtiler, konuyu dinledi.Musa da bu arada iyice sakinleşmişti.Şikayetçi olup olmadığını sordular.O da ‘Değilim!’ dedi ve konu kapandı.Karakoldan ayrıldılar.
Aylardan eylüldü… Musa’nın beklediği vize nihayet gelmişti.Hazırlıkları da tamamdı, artık yolculuk ufukta görünüyordu.Bir yandan da kutsal topraklara gidecek olmanın heyecanı içerisindeydi.Münevver Hanım yolda azık olması için Musa Bey’e bir şeyler hazırlamıştı. Musa Bey evden uğurlandı. Ardından sular döküldü, hayır dualar edildi.Musa Bey Osman’ı yanına çağırdı.’ Oğlum ben gidiyorum ve biliyorum ki bu gidişim senin cılız omuzlarına çok ağır yük olacak. Sizleri önce Allah’a emanet ediyor sonra da sana güveniyorum.Artık ailenin reisi sensin!’ Herkesle ayrı ayrı kucaklaştı ve yola koyuldu……………..
***
İlkokul bittiğinde bir akşam abisi Tevfik’e ‘Okumak mı yoksa çalışmak mı istiyorsun?’ diye sordu.Tevfik çalışmayı tercih etmişti.’Neden?’ diye sordu abisi. Bu soru Tevfik’i alıp geçmiş, trenine bindirmiş, seyri sefere daldırmıştı.
Evet kalabalık bir aileydiler.Osman’ın dışındakiler ufak olduklarından aileye bir katkıları olamıyordu.Bu durum doğal olarak geçim sıkıntısını da beraberinde getiriyor, hayatı zorlaştırıyordu.Diğerleri gibi Tevfik’te yetersiz donanımla okula gitmek zorunda kalıyordu.
Bir keresinde öğretmeni sözlü için Tevfik’i tahtaya kaldırmıştı. Tevfik tedirgin ve ezgindi, çünkü ayağındaki ayakkabının burnu patlamış, çorabı da dil gibi dışarıya çıkıyordu!Tevfik ayağa kalktı. Sol ayağını sürüyerek tahtaya doğru ilerliyordu, çorabını ayağının altına almış gizlemeye çalışıyordu. Ama ne mümkün! Sınıftaki herkes ayağına bakıyor alaycı gülümsemelerle birbirleriyle göz göze geliyorlardı.O an bunu fark eden Tevfik eziliyor, kızarıyor, adeta yerin dibine geçmek istiyordu ! Adımlıyor, fakat mesafeyi kapatamıyordu.Sanki sahrayı geçiyordu Tevfik.Tahtanın dibinde durdu, önlüğünün eteklerini avuçlarına almış çekiştiriyor, sol ayağını sağ ayağının arkasında tutmaya çalışıyor başı öne eğik olduğu halde duruyordu.Öğretmen göz ucuyla tepeden tırnağa bir ucubeye bakar gibi göz gezdirdikten sonra cırtlak bir sesle ’Dersini çalıştın mı?’ diye sordu. ‘Hayır, öğretmenim!’ ‘Neden çalışmadın?’ ‘Elektrikler kesildi.’ ‘Mum yaksaydın!’
‘Mum alacak paramız yok öğretmenim!’ Öğretmenin zaten çirkin olan suratı buruşmuştu, başından savar gibi yüzeysel bir tavırla ‘Hadi, otur otur!’ dedi.
Tevfik arenada feci şekilde hırpalanmış bir boğa gibi sırasına yönelmiş, gözlerindeki ışık sönmüş, yanaklarındaki allık gitmiş onuru feci bir şekilde incinmişti. Yerine oturdu, adeta sıraya çivilenmiş gibi kalakaldı, kimseye bakamıyor nefes almadan duruyordu.
Göz pınarlarına daha fazla hakim olamamıştı.Gözlerinden yağmur gibi yaş boşalıyor, hıçkırıkları sınıfın duvarlarından sekip vicdanlara saplanıyordu. Bu duruma öğretmeni daha fazla tahammül edemedi. Tevfik’i eve yolladı. Hıçkırıklar içten içe bütün bedenini sarstığı halde ayağa kalktı. Ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerinde öfkeyle karışık çaresizlik ve hüzün okunuyordu. Çantasını omuzlamıştı.Artık ayakkabısının yırtık olmasını da umursamıyordu. Gözleri bir hedefe kilitlenmiş şekilde sınıfı terk etti. Henüz hıçkırıkları kesilmemişti.Topraktan dar yollarda ilerliyordu.Nereye gittiğinin bilincinde olmaksızın sadece adım atıyordu.
Bulunduğu durumun nedenini anlamaya çalışıyordu. Onun için pek kolay değildi. Neden o da arkadaşları gibi güzel ayakkabılar giyemiyor, renkli çantası olamıyordu.Neden bir tek kalem bile alırken sıkıntı yaşıyordu, neden? Neden?.Beyninde bu sorular binlerce kez yankılandı. Ancak bir türlü cevap bulamıyordu. O kararını vermiş, kendince bir çözüm bulmuştu.‘Evet, çalışmam gerek!’ dedi kendi kendine. ‘O zaman param olur, bende her şeyi alabilirim!’
Kendince bulduğu çözüm biraz olsun üzüntüsünü unutturmuş, karnının acıktığını hatırlamıştı. Hava neredeyse kararmak üzereydi.Evden bir hayli uzakta olduğunu fark etti. Adımlarını sıklaştırdı ve eve yöneldi.Çorabı ayağından iyice sıyrılmış, neredeyse ayakkabının burun kısmından çıkmak üzereydi.Yoldaki insanlar ona bakıyor, fakat o bunu artık umursamıyordu.Zaten evin kapısı da görünmüştü.
***
Tevfik, korkunç bir kabusun içinden çıkmış gibi avazı çıktığı kadar bağırıyordu.’Okuldan nefret ediyoruuuuum! Öğretmenden nefret ediyoruuuum!Okumak istemiyoruuum!’Abisinin sorusu yüreğindeki yaraları kanatmış, onu adeta geçmişe götürmüştü.
Osman durumun farkındaydı, fakat çaresizdi.Tevfik’in başını okşadı, sırtını sıvazladı.’Tamam, oğlum beraber çalışırız!Sen eve git, biraz kendine gel!Yarın benimle gelir işe başlarsın!’Tevfik sessiz bir şekilde abisinden ayrıldı.Rahatlamıştı.Okul kabusundan kurtulmak için ağabeyinin de onayını almıştı.Yeni hayaller kurmaya başlamıştı bile...
***
Büyük bir sarsıntıyla uçak piste indi.Hostesler yolculara seferin bittiğini haber verdiler.Nihayet mukaddes topraklara ayak basmıştı.Burası ona başka bir dünya gibi gözüktü, fakat fazla yabancılık çekmedi.Vakit ikindi vaktiydi.Minarelerden ezan sesleri yükseliyor, sanki ilahi ses ona ‘Hoş geldin!’ diyordu.
Musa Bey Mekke sokaklarında ilerliyor, etrafı keşfetmek için meraklı gözlerle tarıyor, çevresini inceliyordu.Sokağın başındaki camiye geldiğinde namazını eda etmek için içeri girdi.Adımını içeri attığı anda genzini hoş bir koku doldurdu.Bu koku ona hiç de yabancı gelmemişti.’Demek ki bütün camiler aynı kokuyor!’ diye mırıldandı.Huzur içinde namazını eda etti ve ellerini semaya kaldırdı.
‘Allah’ım, beni ve neslimi her türlü fenalıktan koru!Sapkınlık ve azgınlıktan sana sığınırım!Geride bıraktığım hanımımı ve evlatlarımı da sana emanet ettim.Onları koru ve gözet! Amin!’
Elleriyle yüzünü sıvazladı ve yavaşça ayağa kalkarak camiyi terk etti.
***
Münevver Hanım evin sokağa bakan penceresinden dışarıda oyun oynayan oğluna
seslendi.’Tefik, Tefiiiikk!’ Tevfik fazla umursamaz bir edayla göz ucuyla annesine baktı.
Annesi kovaları alıp su doldurmasını istiyordu.
Tevfik kendini oyuna öyle kaptırmıştı ki annesine bakmadan ‘Tamaaam!’ diye seslendi.
Aradan bir hayli zaman geçti.Tevfik ensesinde patlayan tokatla kendine geldi.Annesi baş ucunda bitivermişti.’Ben sağa su getur demedummi?Haydida al doğri suya!’Tevfik çaresiz bu emre itaat ederek kovaları aldı ve meydandaki çeşmenin yolunu tuttu…..
Dişlerini tırnaklarına takıp bir gecekondu inşa etmişlerdi.Fakat henüz eve su bağlattıramamışlardı.Bu yüzden suyu evden hayli uzakta olan taş ocaklarındaki dağdan gelen bir çeşmeden dolduruyorlardı.Bu da zaman zaman evdekiler arasında kavgaya neden oluyordu.Hiç kimse oradan su getirmek istemiyordu, ama şimdilik başka çareleri de yoktu.
***
Ülkede huzur kalmamış, kavga kargaşa ve istikrarsızlık kol geziyordu.Akşamları sokağa çıkmak bir yana, neredeyse gündüzleri bile insanlar kendini tehlikede hissediyor ve korkuyorlardı.Üniversiteler kasıtlı karıştırılıyor, eylemler yapılıyordu.Protesto yürüyüşleri, kundaklamalar, cinayetler almış başını gidiyordu. Ülkenin refahını düşündüklerini söyleyen çeşitli guruplar gün be gün ülkeyi bir çıkmaza sürüklüyor, ülke insanına da cehennemi yaşatıyorlardı.
Tarih, 12 eylül 1980.Nihayet ordu bu gidişe son vermek için kışlasından meydana iner.Gece olmasına rağmen kavurucu bir sıcak, derin uykuya dalan Yılmaz’ın yorganı şuursuzca üstünden atmasına neden olur. Sanki başına gelecekleri hissetmiş gibi huzursuz, uykusunda bir sağa bir sola dönüyor ve homurtular çıkarıyordu.Sıtmaya tutulmuş gibi suratından ter boşalıyordu.
Gece bütün sessizliğiyle hüküm sürüyor, zaman zaman bu sessizlik uzaklardan gelen silah sesleriyle bozuluyordu. Ve yine sessizlik...
Sabah saat 04.00.İnsanlar derin uykularından büyük bir gürültüyle uyandılar.Dışarıda neler olup bittiğini anlamaya çalışanlar gözlerini ovuşturarak pencerelerine koştular.’Aman Allah’ım!İnşallah gördüklerim bir kabustur!Aksi halde yandığımın resmidir!’ diye mırıldandı Yılmaz’ Gözlerini bir daha ovuşturdu, ama bu bir rüya değildi, gerçeğin ta kendisiydi.Evet, evet bu bir ihtilaldi.Yılmaz bunu anlamakta çok gecikmemişti
Mahalle meydanında tanklar konuşlanmış, bütün sokakların giriş ve çıkışları askerler tarafından tutulmuştu.Artık gecenin sessizliği tamamen yerini tank motorlarının homurtularına ve askerlerin postal seslerine terk etmişti.Kapının şiddetle çalması, Yılmaz’ı öylesine korkuttu ki bütün bedeni sıtmaya tutulmuşcasına zangır zangır sarsıldı.Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı.Göğsü daraldı, nefes almakta güçlük çekiyordu.Bir anda bütün vücudu kan ter içinde kalmış, sanki kilometrelerce koşmuştu.
Pencereye yanaştı, perdeyi araladı ve kapıya baktı.Kapıda, ellerinde uzun namlulu silahlar,
başlarında miğfer, ayaklarında postallar olan iri yarı iki tane inzibat duruyordu.Yılmaz’ın korktuğu başına gelmiş, inzibatlar kendisini almaya gelmişti.
Sarsıntısı büsbütün artmış, şaşkın şaşkın bir oraya bir buraya gidiyordu. Odanın ortasında köşe kapmaca oynuyordu adeta.Bir anda durdu, elini alnına götürdü, ‘Ne yapmalıyım!’ diye düşünmeye başladı. ‘Evet, evet kaçmalıyım!Ama nereye?’ dedi kendi kendine.Çıldırmış gibi kendi kendine homurtular çıkartarak söylendi. Her taraf sarılmış, tanklar, askerler, inzibatlar her yerde kol geziyordu. Diğerleri köyde olduğundan evde yılmaz tek’ti
Yılmaz bir anda kapının tekrar vurulmasıyla düşüncelerinden sıyrıldı.Kapı sanki yıkılacak gibi sallanıyordu.Asker gür sesle bağırdı. ‘Kapıyı açın yoksa kıracağız!’ Yılmaz olduğu yerde donmuş kalmıştı.Ne kaçacak bir yeri, ne sığınacak köşesi kalmıştı. Asker tekrar bağırdı. ‘Sizi son kez uyarıyorum, kapıyı açmazsanız kırarız!’ Evet tek çıkış yolu teslim olmaktı.Yılmaz da bunu artık idrak etmiş,kapıyı açmak için adım atmıştı ki kapı büyük bir gürültüyle odanın ortasına yıkılıverdi.
Diğeri çevik bir hareketle silahını Yılmaz’a çevirdi ve avazı çıktığı kadar bağırdı.’Yere yat, yere yat!Ellerini başının üstüne koy!Ayaklarını aç!Aç dedim sana! Çabuk, çabuk, çabuk!’
Öbür asker Yılmaz’ı arkadan kelepçeledi ve üst araması yaptı.Evde birde silah buldular. Jitem büyük bir istihbarat yapmış, olaylara karışan herkesi buna benzer operasyonlarla tutukluyordu.Yılmaz da ceza evinin yolunu tutmuştu.
Ömür sahnesinde bir yaz daha bitmiş, yerini kara kışa terk etmişti.Artık gökyüzünü siyah bulutlar kaplamış, her bacadan gökyüzüne simsiyah duman yükseliyordu.
Münevver Hanım kuzine sobasının başında akşama yemek yetiştirme telaşı içindeydi.Hamsi bulamasını kuzinenin fırınına sürdü, bu arada kapı çaldı.Kadın, bezgin bir sesle ‘Kimdur o?’ dedi.’Posta!’ diye bir cevap geldi.Bu cevap Münevver Hanım’ı heyecanlandırmıştı.Derhal kapıyı açtı, heyecanını gizleyerek
‘Buyrun!’ dedi.Postacı, ‘Bir mektubunuz var, şurayı imzalar mısınız?’ Yanıt olumsuzdu.’Ben imza atmayı bilmem!’ Postacı çantasından stampayı çıkardı.Münevver Hanım’a uzattı.’Parmağınızı buna batırın, sonra buraya basın!’ diye tarif etti.
Münevver Hanım söylenenleri aynen yaptı ve mektubu alıp içeri girdi.Mektubu evirdi, çevirdi.Okuma yazması olmadığından tam olarak nerden geldiğini anlayamadı.Merakla akşamı bekledi.’Nasılsa çocuklardan biri gelir, okur.’ diye düşündü.
***
Abisi Tevfik’e para verdi.Eve giderken kömür almasını söyledi. Yeterince paraları olmadığından günü birlik kömürlerini alıyorlardı.
Tevfik, kömürcüden kırk kilo kömür almış, sırtına vurmuştu. Kah dinleniyor, kah sırtlanıyordu. Bir sağa, bir sola sendeleyerek neredeyse kendi ağırlığında kömürü taşımaya çalışıyordu.Avuçlarının içi feci şekilde acımış ellerli de neredeyse donmak üzereydi.Yolu yarılamıştı.Bir an evvel eve ulaşmak için var gücüyle yürüyor, bir omuzu ağrıdıkça diğer omzuna alıyordu.
Çuval gitgide daha da ağırlaşıyor neredeyse elleri tutmuyordu.Yine de kendisinden beklenenin üzerinde bir direnç gösteriyor, çamurlara bata çıka ilerliyordu.Nihayet evlerinin bulunduğu sokak görünmüş, biraz olsun acıları dinmişti.’Ha gayret!’ dedi içinden.Dişlerini sıktı ve kapıya geldi.Çuvalı omuzundan atar gibi kapının önüne bıraktı. Kapıyı tekmelemeye başladı,zira elleri tutmuyor ,feci şekilde acıyordu.
Kapıyı ablası açtı ve açmasıyla ‘Hiii!!Ne oldu üstüne başına? Çamurlara mı yattın?Bu ne hal?Bekle, üstünü dışarıda bırak, içeri öyle gel!Böyle seni içeri sokmam!’ dedi.
Ablasının bu sözleri Tevfik’i çileden çıkarmaya yetmiş de artmıştı bile.O söylenenlere inat paldır küldür içeri daldı.Adeta isyan edercesine bağırdı.’Ne diyorsunuz ulan!Ben sırtımda kömür çuvalıyla ta nerelerden geliyorum, sen evi kirletmekten bahsediyorsun!Temizleyin işiniz ne!’
Bölüm. (2)
Yıl. 16.03.1984
Soğuk bütün koğuşları kuşatmış. Mahkumlar battaniyelerine sarılmış derin bir uykunun içinde. Bazıları sayıklıyor bazıları horluyor.
Gardiyanın gür nidasıyla herkez olduğu yerden sıçrıyor.. koouuuuş kaaaaalk…
Yataklarından inen mahkumlar bezgin bir edayla koridorda hizaya geçiyorlar
İriyarı bir gardiyan isimleri okuyor ve yoklama alıyor.
Ali atak. Burada hamza mert. Buradaa. Hüseyin kıvrak. Buradaa. Yılmaz polat. Burada. Bedrettin kıraççakalı. Burada…
Ve yoklama tamamlanıyor. Mahkumlar yerlerine dağılıyorlar.
Yılmaz’ metrisi’te 14 düncü koğuşa düşmüştür aynı koğuşta karşıt gürüşlü mahkumlarda var birbirilrrine içten içe diş biliyor düştükleri durumdan birbirilrini sorumlu tutuyordular.zaman
Zaman kapışıyorlar ama asker araya girip ayırıyordu.. bir gün karşıt görüşlü mahkumlar toplanarak yılmazın infazını kestiler.
Gece herkez yattıktan sonra aralarından seçtikleri Bedrettin çay kaşığından yaptıkları emanet diye adlandırılan arkasına çakmak takılı bir bıçakla yılmazın şah damarını
Keserek öldürülmesi planlanmıştı.
Bu olaydan yılmazın haberi yoktu. Gecenin karanlığı çökmüş kapılar sıkı sıkıya kapatılmıştı.
Yat emri verilmiş ışıklar karartılmıştı. Matladan sızan ışık koğuşta loş bir aydınlık yaratıyordu
Herkez yatağına çekilmiş uyumaya çalışıyordu.
Yılmaz’ ellerini ensesine koymuş geçmişin muhasebesini yapıyor kendisi hakkında alınan karardan habersiz…
Nihayet herkez kendini derin bir uykunun içersine bırakıyor.
Kimisi horluyor. kimisi sayıklıyor.
Ama ‘bedrettin’..! o, uyumuyor. alınan kararı uygulamakta kararlı!!
Elini zulaya atıyor çay kaşığından taşlara sürterek keskinleştirip bir bıçak haline getirdiği
Emanet denen aleti çıkartıyor.
Bir tilki sinsiliğinde yataktan süzülerek aşağı iniyor. Parmaklarının üzerinde yürüyerek yılmazın ranzasına yaklaşıyor.
Ve yılmazın nefesini duyacak kadar sokuluyor bir müddet yılmaza bakıyor içinden!! İşin bitti yılmaz efendi biletini kesiyorum diyerek hamlesini yapmak için elini kaldırıyor ve derin bir nefes alarak bütün kuvvetiyle indiriyor.!!!
Münevver hanım kızı nurdaneyi çağırıp aldığı mektubu uzatıyor.
Habuğa bakbakayum kimdendur.
Mektup açılıyor ilk satırda ‘bismillahirrahmanirrahim’ esselamun aleyküm .
Öncelikle hepinizi selamlar gözlerinizden öperim sizleri şimdiden çok özledim.
İnşallah iysinizdir. Benden soracak olursanız hamd olsun rahatım yerinde tek düşüncem sizlersiniz .
Size biraz para gönderdim bugün yarın elinize ulaşır
İhtiyaçlarınızı giderirsiniz. Beni havadislerden haberdar edin. Çok yakında kavuşmak üzere. allaha emanet olun.. musa polat….
Münevver hanımın yüzünde bir rahatlık ve huzur hasıl olmuştu.
Hiç belli etmemeye çalışsada musa beye çok değer verir ve severdi. Uzun zamandır çocuklar annelerinin gözlerinin böyle parladığını hiç görmemiştiler.
Tevfik’ sabah kalkmış annesinin hazırladığı sefer tasıyla dükkanın yolunu tutmuştu
Artık delikanlı adayı bir çocuktu boy atmış serpilmiş emsallerinden daha heybetli görünüyordu.
Karakter olarak babasının kopyası denecek kadar benziyordu fizik olarakta babasına en çok benzeyen oydu.
Bu yüzden babası tevfiğe diğerlerinden birazdaha fazla ilgi gösterirdi
Zira onda sanki kendisini görüyordu deli dolu
Ama merhametliydi. Zayıfı korur haksızlığa tahammül edemezdi…..
“Bikeresinde”okulda çocuklar tevfiği öğretmene şikayet ettiler.
Aslında haksızdılar fakat birlik olup onu haksız duruma düşürdüler. Tevfik konunun aslını anlatmak istediysede öğretmen hemen hüküm verip onu hiçdinlemeden
Kulağını çekerek tokat atmaya başladı.. bunu hazmedemiyen tevfik’ öğrtmenini bacaklarından kavrayıp kaldırdı ve yere bıraktı. Hızını alamadı ve çocuklara girişti ve okulu terk etti,”
Tevfik’ spor,a devam ediyordu kulüpler arası musabakada birinci olmuştu. Rakiplerine öylesine hınçla vuruyordu ki adeta bütün ezginliğinin acısını onlardan çıkarıyordu. Bazen geceleride kalkar antreman yapardı. Hocası tevfik’i çok başarılı ve azimli buluyordu onu –diğer talebelerden ayrı çalıştırırdı. Türkiye şampiyonasına hazırlıyordu. Zira ondan ümitliydi onunkadar hırsla vuran ve acıya dayanıklı başka bir çocuga raslamamıştı ve onu şampiyonluğa hazırlıyordu..
Ramazan ayının beşinci günüydü. Güneş batmamak için direniyor fakat muaffak olamıyordu ilahi kanun işliyor ve zaman akıp gidiyordu.
İnsanlar sofralarının başında camdaki çocuklardan ezanın müjdesini bekliyorlar …..
Allahu ekber’ allahu ekber’ rüştü’ heyecanla bağırdı. Okunduuu okunduuu.
Yüzlerde ilahi emrin yerine getirilişinin eşsiz huzur ifadesi.gönullerdeki huzur tebessüm olarak dudaklara yansıyordu..
Osman ellerini semaya açtı ve diğreleri.. yarabbi bizleri nefsimizin eline düşürme
Zira o hep kötülüğü emreder. Nefsimizden ve seytandan sana sığındık. Yarabbi
Babamıza güç ve kuvvet ver ve bizi ona kavuştur.
Senin için tuttuğumuz orucu kabulet bizi Salih kullarından eyle.. amin.
Ve besmeleyle herkez orucunu açtı.
İftardan sonra teravi kılmak için caminin yolu tutuldu….
Yıldızlar gök yüzünü bezemiş ay tam bir hilal şeklini almıştı çırçır böceklerinin sesi bütün geceyi kaplamış etrafta ateş böcekleri adeta görsel şov halindeydiler.
Osman’ çayını karıştırıyordu.. dalgındı zira çocuklar okula başlıyacak dükkan kirası ev masrafları
Yeni aldığı kumaş ödemeleri vs osmanı bunaltıyordu gerçi babasıda para gönderiyordu ama kafi gelmiyordu gider gelirden fazlaydı. Bakkala borç birikmiş mırım kırım ediyordu çocuklar bu yüzden bakkaldan alış veriş yapmak istemiyordular.
Osmanda veresiye almayı hiç sevmiyordu fakat çaresi yoktu…
Osman bu düşünce labrentinde yol bulmaya çalışırken kapı çalınmaya başladı.
Evdekiler birbirine bakarak.. hayırdır inşallah..
Münevver’ hanım- ruşti kapiyi aç bakayim kimdur…
Rüştü’ kapıya koştu…
Babaaaa… babam geldi babam geldiiiii…
Herkez oturduğu yerden adeta fırlarcasına ayaklandı. Musa bey çocuklara bavulları almalarını söyledi.ve içeri ğirdi herkez sırayla elini öptü ve hasret giderdi…musa’ bey herkeze çam sakızı çoban armağanı hediyelerini dağıttı.
Tevfik’e de bi saat getirmişti.bu hediye tevfiğin şimdiye kadar aldığı en kıymetli hediyeydi.
(Ceza evi)
Bir anda beyaz çarşaflar kana bulanmış ve yılmaz’ suratına sıçrayan kanla yatağından dehşet içinde fırladı.!! Büyük bir şaşkınlık içinde olup biteni anlamaya çalışıyordu…
Genç adamın gırlağından hırıltılar çıkartarak yere serilmesini hayretle izledi..
Bu arada hamzayla göz göze geldiler.
Hazma’… yılmaz’ın çok eski dostuydu.ayrıca dava arkadaşıydı.
Yılmaz’ın infazını verenlere kulak misafiri olmuş,ve olayı izlemeye almıştı
Herkez uyurken o’ uyumayarak arkadaşını kollamaya başladı..bedrettin’..! yılmaz’ın
Biletini kesmek üzereyken arkasından sessizce yaklaşarak hamlesini kesmiş ve bedrettin’in kolunu kıvırarak elindeki bıçakla şaş damarını kesti. Bedrettinin işini-
o’ bitirmişti..yılmaz’ın olayı anlaması çok sürmedi. Vay alçaklar..!!
Demek ben uyurken biletimi kesecektiniz..!!
Ama olmadı işte..
Sonra hamzaya dönerek.. kardaşım.! hayatımı kurtardın..
Dedi ve hamza’yla sarıldılar..
Hamza’ malta kapısından gardiyana seslendi..
Gardiyaaaaan. Gardiyaaaaan.. alın bu köpeğin leşini. buranın havasını bozuyor.!!
Gardiyan kapıdan uzaklaşmasını istedi ve diğrleriyle içeri daldılar..
Ranzaların dibinde boylu boyunca kanlar içinde yatan bedrettin’i
Gören gardiyan düdüğüne asıldı. bu düdükle herkez yataklarından fırladı..korku dolu gözlerle etraflarına bakınanlar çok geçmeden bedrettin’in yerde adeta kan gölü içinde yattığını dehşete kapılarak gördüler..bir kargaşa başladı.. aaa.. neoldu..!!! kim yaptı bunu..!! zavallı gencecikti daha.. vesaire…!!
Bu arbede kulakları tırmalayan bir düdükle bir anda duruverdi..
Gardiyan- gür sesiile.. herkez koridora çabuk çabuk..
Mahkumlaş şaşkınlık ve korku içinde koridorda tek sıra yaptılar..
Nihayet askerlerde geldi..
Baş çavuş tehditkar…! kim yaptı bunu? çabuk ortaya çıksın yoksa ben onu çıkarmasını bilirim…hazma’ destursuz.. ben yaptım..!! evet ben yaptım.!!
Bu herkeze ibret olsun kalleşlerin sonu budur…
Herkez hayret ve dehşetle hamzaya baktı hamza iri yarı babayiğit,ve çatal yürekli
Biriydi, dosta güven düşmana korku salan yiğit biriydi…
Yılmazın infazını verenler, olanlar karşısında adeta dillerini yutmuş, süt dökmüş kedi misali
Hiç kıpırdamadan duruyordular..
Başçavuş hamzaya dönerek bunu neden yaptın?dedi.hamza’ben vurmasaydım o’ (parmağıyla yılmaz’ı göstererek)kardaşımı vuracaktı..
Hamza’ve yılmaz’ sorgulanmak üzere askerlerce götürüldü..
Komutan askerlere kaldırın şu cesedi emrini verdi. Çeşitli işkencelerle alınan ifadelerin ardından, ikiside dört yıl ağırlaştırılmış hücre cezasına çarptırıldı)…………
Nihayet bir ramazan ayı daha bereket ve fazilet tireniyle gelip geçmişti…
Çocuklar en güzel elbiselerini giymiş buyük bir coşkuyla bayramın mutluluğunu yaşıyordular
Şeker toplayanlar el öpenler akraba ziyaretine gidenler hasta ziyaret edenler..vs.
Tevfik’te abisinin diktiği takım elbiseleri giymiş ve tam bir delikanlı olmuştu
Hatta ufak çocuklara haşlık veriyordu.
Akşam herkez evde hazır bulunduğu halde çay içiyordular kapı çalındı
Tevfik kapıya koştu daha önce hiç görmediği akrabalarıyla karşılaştı
Bunlar köyden istanbula para kazanmak için gelen musa beyin amcasının çocuklarıydı
Gelen misafirler sevinçle karşılandı yemek, çay, havadisler, derken vakit bir hayli ilerlemişti
Misafirler alt katta olan misafir odasına yerleştirildi…
Tevfik’ büyük bir hırsla iki gün sonra yapılacak tükiye tai box şampiyonasına katılmak için hazırlık yapıyordu.
Kum torbasına öyle sert darbeler indiriyorki nerdeyse torba bağlı bulunduğu yerden kopup yere inecek. İp atlıyor,gölge boksu yapıyor,şinav,mekik çekiyor ,
Ter kan içinde adeta dünyadan kopmuş,bütün benliğiyle antreman yapıyor..
Nihayet beklenen an gelmiş spor’cu lar heyecanla rakiplerinin kim olacağını bekliyordu.
Tevfik’te heyecanlıydı ama ama çok karalıydı mutlaka rakiplerini yenecek ve şampiyon olacaktı buna öylesine inanmıştıki rakipleri bunu anlasa dövüşmeden çekilirdiler.
Ayrıca ağabeyleri ve akrabalarıda kendisini desteklemeye gelmişti.
Ring’te maç tüm şiddetiyle sürüyordu tevfik’rakiplerini dikkatle izliyor zayıf ve güçlü yönlerini tesbit edip taktik geliştiriyordu.
Tevfik’in finale kalabilmesi için tam altı maç yapması ve hepsini kazanması gerekiyordu.
Rigdeki maç devam ediyordu murat’rakibinin attığı yumruğu üstüne aldı ve şiddetle cevap verdi evet tam isabet rakibini kontraya düşürmüş ve nakkavut etmişti seyirciler coşkuyla alkışladı.
Tevfik’in adı anons edildi ringe çıkan tevfik hakemleri selamladı ve rakibini bekledi.
Rakibide anons edildi oda hakemleri selamladı ve köşesine geçti
Hakem sporcuları kontrol etti ve maçı başlattı. Tevfik ringte dans etmeye başladı.
Temelinde düz boks olduğu için çok güzel dan ediyordu.
Rakibi saldırdığı anda tevfik’in çok seri bir döner teme çıkarması ve tam çenesine gelmesi
Onu yere serdi. Seyirciler buyük bir coşkuyla alkışladılar ağabeyleri yerlerinden fırlamış gururla alkışlamaya başladılar.
Hakem saymaya başladı. 6.7.8.9.10. ve nakkavut evet maç başladıktan 20 saniye sonra tevfik’
Rakibini nakkavut etmişti. Hakem yerdekini kaldırdı tevfik’in elini kaldırdı.
Tevfik ringden yeni inmiştiki tekrar adı anons edilmişti. Ve geri döndü.
Köşesinden hakemleri ve seyirciyi selamladı. Rakibide ringe çıktı. Bu murat’tı
İyi bir musabıktı çeşitli dereceleride vardı. Tevfik’kendisin daha önceden tanıyordu.
Misafir olarak gittiği bir salonda görmüştü.
Hakem kontrollerini tamamladı ve maçı başlattı.
Tevfik dans ederek ringin etrafında gteziniyordu. Bir açık yakaladı ve üst üste sol direklerle rakibine saldırdı. Onu köşeye sıkıştırdı krokıra başladı. Soldirek, sa kroşe,sol aparkat,sağ diz.
Rakibi sarıldı hakem araya girdi ayırdı tekrar maç başladı tevfik’rakibine ringi dar ediyor,saldırıyor,vuruyor adeta nefes aldırmıyordu. Ve maçı uzatmadan bir an önce sonuca ulaşmak için var gücüyle saldırıyordu.
Rakibi soldan tekme çıktı. Tevfik’sağ koluyla blok yaparak aynı anda ön tekme çıkardı
Rakibinin çenesine isabet eden tekme onu yere sermeye yetmştide artmıştı bile.
Bir anda ağzından kanlar boşalmaya başladı.
Hakem ringe doktor çağırdı. Doktor maça devam edemiyeceğini söyledi.
Seyirciler ayaklanmış avuçlarını patlatırcasına alkışlıyor ve bağırarak tezahurat yapıyordular.
Ağabeyleride kaendilerinden geçmiş kardeşlerinin başarısına ortak oluyordular.
Maçları seyreden diğer rakipleri endişelenmeye başladılar keza bu çocuk karşısında kendilerinin çok fazla şansları bulunmuyordu.
Öylesine hırçın ve saldırgan dövüşüyorduki sanki geçmişinde yaşadığı bütün olumsuzlukların
Acısını rakiplerinden çıkarıyordu.
Tevfik’ringten aşağı indiğinde ağabeyleri onu kucakladı aslanım dağıttın onları çok iyi gidiyorsun böyle devam et.
Tevfik’bu ilgiden memnun ve gurur duyuyordu ama daha hedefe çok ve çetin geçecek maçlar vardı.
Tevfik’oturduğu yerden hem dinleniyor hemde rakiplerinin maçlarını seyrediyordu.
Ringte dövüşen cemal rakibinin bacaklarına sürekli lovking vuruyor ve onun dengesini bozarak arkasından yumruklarını indiriyordu.
Bu darbelere daha fazla dayanamayan rakibi yere iniverdi.
Cemal havaya sıçrayarak boşlukta sevinç yumruğunu savurdu. hakem cemal’in elini kaldırarak maçın galibini ilan etti.
Cemal tevfik’in oturduğu yere dönerek seninde işini böle bitireceğim anlamında işaret yaptı.
Bu işarete tevfik yarım dudak gülümseyerek göreceğiz anlamında kafasını salladı.
Artık yavaş yavaş final yaklaşıyordu.
Tevfik ‘4.ve 5, inci maçıda nakkavutla kazanmıştı. Finale cemal,murat,ve,tevfik’kalmıştı.
Hakem muratı ve cemali ringe davet etti.
Maç başladı. Şampiyonanın en şiddetli maçları yapılıyordu.
Artık sporcular şampiyonluk içn dövüşüyor bütün güçlerini bunun için harcıyordular.
Cemal çok teknik dövüşüyor rakibinin en zayıf noktalarına amansız saldırıyordu
Artık maçın 3 raundunun son dakikalarıydı ve gonka vuruldu cemal maçı sayı tuşuyla
Aldı ve yumruklarını havaya kaldırarak zafer çığlıkları attı neden sonra tevfikle göz göze geldi tevfik’ in gözlerinde kararlılık ve kendinden emin bir ifade vardı cemali kale almaz bir tavırla eldivenlerini kontrol etti ve dişliğini taktı.
Yarım saatlik bir aradan sonra hakem finale kalan tevfik’ve cemal’i ringe davet etti.
Hakem kontrollerini yaptıktan sonra kuralları hatırlattı ve maçı başlattı.
Tevfik o’muhteşem dansıyla adeta şov yapıyordu rakibinin ataklarını boşa çıkarıyor ve onu deli ediyordu onu iyice sinirlendirip cıldırtmak istiyordu
İsimsiz Melek
Gözlerini açmak için büyük mücadele etmesine rağmen henüz gözlerini açamıyordu. Nerede olduğunu ve kendini görmek istiyordu. Vücudu yeni şekillenmiş, artık bir bebeğe benzemeye başlamıştı. O dünyaya gelmeye hazırlanan, annesinin karnında mutlu mesut büyüyen bir cenindi. Kızdı ve isminin ne olacağını çok merak ediyordu. Arada bir ellerini hareket ettiriyor, bacaklarıyla neler yapabileceğini hesap etmeye çalışıyordu. En çok içinde bulunduğu yeri merak ediyordu. Kimi zaman sesler duyuyor, kulak kabartıp bu anlamadığı seslerin ne olduğunu dinliyordu. Acaba nasıl bir yerdeydi, ah gözlerini bir açabilseydi görebilecekti.
Yavaş yavaş sıkılmaya başlıyordu bulunduğu yerden. Henüz ismi koyulmamış minik kız bebeği bir an önce dışarı çıkmak istiyordu. O seslerin sahibini, annesini görmek istiyordu. Bazı zamanlar bulunduğu yerin üzerinde gezen birşey farkediyordu. Herhalde annesinin eli olmalıydı. Onu farkettiği anda heyecanlanıyor, henüz yeni çalışmaya başlayan kalbi küt küt atıyordu. Farklı birşeyler hissediyordu, sanki bir tutku, sanki değişik duyguların karışımı vardı annesinde.. Ah annesini bir görebilseydi..
Yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Anlaşılan artık zamanı gelmişti. Sonunda son zamanlarda oldukça fazla sıkıcı olan bu mekandan kurtuluyordu. Sonunda annesine kavuşabilecek, gözlerini açabilecek ve onu görebilecekti. Feryatlar eşliğinde bulunduğu yerden biraz daha ilerledi. Sert iki el onu bacaklarından tutup hızlıca çekti. Annesi öylesine bağırıyordu ki, kulakları acıdı. Ne olduğunu bile anlayamadan soğuk bir alana çıkmıştı. Sıkıcı yerde onu saran sıcak su bile yoktu. Sert eller hızla poposuna vurup, onu salladılar. Halen gözlerini açamamıştı, sadece bağıran annesini ve sert elli bir kadını hissedebiliyordu. Daha fazla dayanamayıp ağzını açarak oda " Anne ağlama.. Lütfen ağlama.. " diye bağırmaya başladı.
Üşümüş ve dinlenmiş bir halde kendine geldi. Kollarını ve ayaklarını oynatamıyordu. Anlayamadığı birşeye onu sımsıkı sarmışlardı. Aniden iki el bulunduğu yerden isimsiz miniği aldı ve kucağına yerleştirdi. Yüreği yine küt küt atmaya başlamıştı. Bir zamanlar sadece hissedebildiği o sevgi dolu, tutkulu eller onu alıp yumuşacık bir yere yerleştirmişti. Kendini alan kişinin annesi olduğunu çok iyi biliyordu. Annesini mutlaka görmeliydi.. Yavaşça gözkapaklarını kaldırmaya çalıştı. Koyu lacivert gözleri ufacık açılmıştı. Sislerin çekilmesinden sonra hayal meyal annesini gördü. Yaşlı gözlerle kendisine bakıyordu. "Acaba annem neden ağlıyor ?" diye düşündü. Herhalde kendisinin geldiğine çok sevinmiş olmalıydı. Soğuk nedeniyle annesinin göğüslerine başını yasladı. Annesinin kalbide tıpkı onunki gibi hızlı hızlı atıyordu. " Canım annem, biricik annem " diyerek tekrar bağırmaya başladı. Annesi yavaş ve şefkat dolu hareketlerle minik bebeğinin ağzına göğsünü verdi. Sonra uyumasını bekledi..
Sırtına giren buzdan bıçaklarla uyandı isimsiz minik bebek. Üşüyor ve titriyordu. Fakat hala annesinin kollarındaydı. Başını annesinin göğsüne iyice yasladı. Annesi bu soğukta nereye yürüyordu acaba ? Bir beşikte sallanırcasına, annesinin kucağında ilerlemeye devam etti. Çok uykusu vardı, eğer soğuk canını yakmasaydı bu şefkat dolu sıcak kollarda hemen uyuyabilirdi. Asla burdan ayrılmayacağım diye düşündü. O büyüyüp, abla oluncaya kadar hep annesinin kucağında kalacaktı. Böylesine sevgi dolu sıcacık yerden kim ayrılırdı ki.. Öylesine seviyordu ki annesini, konuşmayı öğrendiğinde ilk onun adını söyleyecekti. Şimdiye kadar görmediğine göre, galiba zaten babası yoktu, yada onu merak etmemişti. Hiç önemli değil diye düşündü, bu sıcak kucağa sahip, gözüyaşlı annesi onun için yeterdi..
Annesi durdu. İsimsiz bebek gözlerini açıp etrafa baktı. Ama heryer karanlık olduğundan hiç bir yeri göremedi. Neden durdu acaba annem diye düşünürken, yüzüne garip duygularla dansetmiş, ılık ve tuzlu bir damla düştü. Annesi, gözlerinden minik bebeğin yanağına damlalar damlatıyordu. Neler olduğunu anlayamıyordu, annesi neden ağlıyordu? Gözlerini kapattı. Göğsüne bir kağıt parçası sıkıştırıldı. Yanaklarında annesinin dudaklarını hissetti. Soğuktan çatlamış olmasına rağmen, tutku ve sevgi kokan dudaklar, isimsiz minik kızın yanaklarından yumuşakca öptü. Bu öpücüğü asla unutmayacaktı. Yaşadığı günlerde hissettiği en güzel duyguydu. İtinayla ve yavaşça yere bırakıldığını farkettti. " Hayır , hayır anne bırakma beni kucağından " diye haykırmaya başladı. Sıcacık ve sevgi dolu kucaktan, soğuk ve sert mermet bir zemine koyulmuştu. Hala haykırıyordu. Annesinin kucağından inmek istemiyordu, üstelik çok üşüyordu. Annesi arkasını döndü, bir kaç adım attı. " Anne, ne olur gitme, anneciğim lütfen beni bırakma! " diye son sesiyle tekrar haykırmaya başladı. Annesi durakladı. Geri döndü. İsimsiz bebek yavaşça sustu. Gelip tekrar kollarına almasını bekliyordu. Fakat annesi gelmedi, tekrar arkasına dönüp, feryatlar arasında hızlıca uzaklaşarak, gecenin, soğuğun ve merhametsizliğin karanlığında kayboldu..
Ne kadar ağlayıp haykırdığını bilmiyordu. Tek hissettiği soğuktu. İliklerine kadar üşüyor ve bir taraftanda belki gelir diye annesini çağırıyordu. Hareket etmeye çalıştı, belki kalkıp annesinin arkasından koşmalıydı. Fakat kollarını ve ayaklarını sıkıca bağlayan beyaz bezden dolayı hareket edemiyordu. Hareket etse bile koşmayı bilmiyordu ki.. Ama annesi için hemen öğrenebilirdi belki ? Soğuğun etkisiyle ayaklarını hissetmemeye başladı. Çırpınmaya çalışan kollarıda yavaş yavaş kayboluyordu. " Anneee.. " diye tekrar haykırdı. " Anneciğim neden beni bırakıp gittin, anneciğim yok oluyorum.. anneciğim lütfen gel beni al.. " haykırmaları boşunaydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde haykırmalarına sadece sokak köpekleri yanıt veriyordu. Artık kollarınıda kaybetmişti. Ayaklarım, kollarım ve göğsüm neden kayboldu acaba diye düşündü. Annesizlikten olsa gerekti. Annesi onu bıraktığı için yavaş yavaş kayboluyordu. Yok olacağını, soğuk çenesine ilerleyince farketti. Artık hiç birşeyin anlamı kalmamıştı. Doğru düzgün düşünemiyordu bile. Neden buraya bırakılmış, neden terkedilmişti ? Henüz ismi bile koyulmadan, ne günah işlemişti ki ölüm cezasına çarptırılmıştı ?..
İsimsiz minik kız bebeğinin bırakıldığı cami avlusunda, sabah ezanları çınlamaya başladı. Bir bebeğin annesine " Geri dön anne " haykırmalarının, ınga sesine dönüştüğü yürek parçalayıcı serenat, Allahu Ekber seslerine karıştı. Martılar, sokak köpekleri, hiçbiri bu sahneye dayanamamış, son sesleriyle ağlıyorlardı. Minik bebek gözlerini kapattı. İki damla çıktı gözlerinden. Biri gözpınarının hemen yanında, diğeri ise yanağında donmuştu. Gözlerini son kez kapattı. Bir daha görmek istemiyordu. Ezanla beraber, miniğin seside kesildi. Bir mum alevi gibi yavaşça sönmüştü. O artık ruhları sıkan ve dünyanın sonunu hazırlayan siyah renkteki merhametsizliklere lanet eden, vicdansızlığa tutsak edilmiş bir melekti..
Kalbini Kuşlara Veren Çocuk
Bir varmış bir yokmuş, adı sanı bilinen zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların arasında şirin mi şirin küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir başka güzel olurmuş buralar. Doğaya binbir canlılık gelir, bir başka güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar… Bir efsaneye göre güneş en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da oralıymış. Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni başlarmış. Düş mü? gerçek mi? pek ayırt edilemezmiş, etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar barındırır, onlara analık eder ve bütün kötülüklerden korurmuş… En vahşi hayvandan, en sessiz böceğe kadar tüm canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri kaplayan çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka yaşama sevinci verirmiş insanlara.
İşte bu yörede zeki mi zeki, akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli çocuk insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları yani doğadaki güzel olan her şeyi ve bir de herkesin masal anası ismini verdiği bilge ninesini çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki tüm varlıkların haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz ninesinden hep emeği, yardımseverliği, merhametli olmayı, sevgiyi, iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı öğrenmiş.
Deniz gün boyu çiçeklerle söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşup dururmuş kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek görse, koşar su getirir, koklayıp okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur uzun narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular hışırtısız akarmış. Deniz sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi geçinmelerini öğütlermış.
İşte Deniz, bu gizemli doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik düşünürmüş.
Ve bir gün Deniz bu güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların ötüşü, serin suların çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz’ i uğurlamışlar; iyi yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş. Hiçbir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da, yangınını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar mırıldamış. Deniz uzaklaşır uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş, neymiş kimse akıl erdirememiş.
Deniz şehirler geçmiş, trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir karış açık kalmış, zira köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç bilmezmiş.
Deniz uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gökgözlü güzel çoçukları varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alamayacak derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış. Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. içeklerin renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri gülüşleri ve ağlayışları da.
Okula başlamış Deniz. Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış kalabalıklara, kent yaşamına… Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar, yeleleri rüzgarda savrulan atlar, koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği.
Onca kalabalığın orta yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Deniz’in özlemlerinde, bir kuş ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanımaz bir hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Deniz’in bu durumuna öğretmeni çok üzülürmüş. “Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler çabuk geçer buraya da alışırsın” diyerek Deniz’ i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış, bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı verirmiş.
Bir de Deniz’ in kafasını sürekli yoran bazı sorular varmış. Neden kuşların, çiçeklerin zgürlüklerini kısıtlayıp, kafeslerde ve saksılarda tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve çiçekler evlerdeki saksılar ve kafesler için yaratılmamıştır ki? Acaba bütün bu haksızlıklar ve acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu için miydi? Peki, kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin kayıtsız kalıyordu? Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir çaba harcamıyordu?
Deniz bu sorunları günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikçe suskunlaşmış, konuşmaz gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz, kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş, ancak bağırıp çağırmamış, suskunlukla direnmiş.
Derken bir gece hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken Perihan ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş yalnızlığında, yol göstermiş. Ninesi Deniz’e “Konuş Deniz’im, yine göz kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar. Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları…” dermiş. Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından Deniz’in saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş.
Ama Deniz onun söylediklerinin çoğunu duymaz, atların kişnemeleri, kuzuların melemeleri arasında rüyalara dalarmış. Köyünde iken her akşam yatmadan önce, ninesi Deniz’e kuşlar, çocuklar ve çiçeklerle ilgili masallar anlatırmış. Sonra. “o yıldız senin, bu yıldız benim” diye ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına bakar, uyurlarmış. Oysa Deniz bu kente geleli bir yıldız bile görememiş.
Günler sel gibi haftalar yel gibi geçip gitmiş. Deniz iyileşip eski sağlığına kavuşmuş, ama özlemi hiç mi hiç dinmemiş. Nereye gitse özlemini de oraya götürmüş. Zaman zaman özlemi içinde onulmaz bir sızı olur depreşir. Ne yapsa ne etse önüne geçemezmiş.
Deniz zeki, enerjik, başarılı ve itinalı bir çocukmuş. Ögretmenleri onun bu niteliklerini yararlı bilgi ve sağlıklı bir çevre bilinciyle dengede tutmak için yoğun bir çaba içine girmişler. Deniz de yavaş yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle öğretmenleri iyi bir şey başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler, kıvanç duymuşlar. Çünkü Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz ölçüde düşünceler üretir, günlük ders ve ödevlerini büyük bir istekle hazırlar, olumlu taraflarını eliştirmeye çalışırmış.
Deniz her zaman sevimli, duygulu, insanları kırmamaya özen gösteren, herkesin yardımına koşan bir çoçuk olduğunu göstermiş. Onun doğa sevgisi ve bilgisi de herkesin dikkatini çeker ve bu güzel nitelikleri çevresinde sevilmesini sağlarmış. Hatta, onun bu özelliklerini öğretmenleri diğer çocuklara anlatıp, örnek gösterirmiş. Anne ve babası da Deniz’ i bu meziyetleri nedeniyle dünyanın en akıllı çocuğu olarak görürlermiş.
Deniz bir yandan çevresine uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni uğraşlar edinmeye çalışıyormuş. İşte o günlerde, evlerinin önüdeki küçük bahçeyi düzenlemek aklına gelmiş ve şimdiye kadar bunu düşünemediği için de kendine kızmış. O günden sonra en büyük uğraşı bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip, çiçekler ekmiş. Bahçesindekiler de boy verip renklenince bütün boş zamanlarını onlara bakmakla geçirir olmuş.
Çiçeklerin yanında mutlu olurmuş ya yine de içten içe hüzünlenirmiş. Çünkü, Deniz bu insanları anlamıyormuş. Onlar, kendilerini doğadan uzak, beton duvarlar arkasına kapattıkları yetmiyormuş gibi kuşları da kafeslere tıkmışlar…
Her şey bir yana da ya o büyük kentlerin meydanlarında gördüğü sürü sürü tembel güvercinlere, kirli kanal sularında nazlı nazlı yüzen kuğulara ne demeliydi? Böylesine kanatları olur da, kentlerin o pis havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş makineleri, göğü kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz dumanları, müzik diye zangır zangır bağıran hoperlörler ve estetikten uzak, çirkin apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları durmadan sormuş kendine, ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya, yanıtlamaya yetmemiş bu soruları.
Ve günün birinde öfkesi öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım işlerinde kullandığı keskin mi keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa. Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve buradaki kafesi kesmiş. Ve o günden sonra, her gece evlere girip, kafeslerin çubuklarını keserek kuşlara özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz’ in bu yaptıkları kafes sahiplerini çılgına çevirmiş tabiî. Günlerce gazetelere ilanlar verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda duyurular yayınlanmış. Bu yayınlarda, “Korkunç ve affedilemez suçu işleyen canavar” hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş. Ancak Deniz yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere girip kafesleri kesmeye devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar bu işe, kentin bütün polisleri bu kafes canavarını yakalamak için yarışa girişmiş, günlerce pusu kurup beklemişler. Ama bu bir sonuç vermemiş. Bir defa polis, asker bütün ülke düşmüş bu kafes canavarının peşine. Yine günler, haftalar, aylar geçmiş ama yakalayamamışlar.
Deniz, bir akşam yine elinde testeresiyle büyükçe bir eve girmeye çalıştığı sırada pusu kuranlar tarafından yakalanmış. Ve bu haber ülkenin her yanında bomba gibi patlamış. Gazeteler Deniz’in boy boy fotoğraflarını basmış, televizyonlar çeşitli görüntüleri getirmiş ekranlarına, radyolar ise her haberinde duyurmuşlar. İlgililer ise bu “canavarın” yakalanışına müthiş sevinmişler. Günlerce süren şölenler düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar bu başarılarını.
Ama bu sevince katılmayanlar da varmış: ülkenin altın saçlı, gökgözlü, güzel çocukları Deniz’in yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca göşteriler düzenleyip yönetimi protesto etmişler. Özgürlük istemişler. Deniz özgür olsun demişler.
Ancak çocukların bu çığlıklarını sağır yürekler duymamış. Mahkemeler kurulmuş, kurullar toplanmış, dünyanın dört bir yanından pedagoglar, psikologlar, bilim adamları çağrılmış. Herkes Deniz’in işlediği suçun nedenini araştırmaya koyulmuş.
İlk gece, polis merkezinde, üşüyüp ağlayan Deniz’in gözünü uyku tutmamış. Yaptıklarını ve kendisine yapılanları düşünmüş. Kendince suç kavramını sorgulamış ve “kim suçlu?” sorusuna yanıtlar aramış. Kafeslerini kırdığı ev sahiplerini düşünmüş, özgür kalınca kanatlarını sevinçle çırpan minik kuşları…
Sonra arkadaşlarını, öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini düşünmüş. Yüreği sızlamış Deniz’in hepsini de özlediğini anlamış. Ertesi gün ziyaretçileri olmuş Deniz’in. Öğretmenleri ve okul arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler, çeşitli hediyeler verip onu teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati bitince de boynu bükük gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı, gökgözlü çocukları Deniz’e üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar göndermişler. Ama kurulan mahkeme çok acımasızmış. Çocukların protestosunu da hiç önemsemiyormuş. Deniz’i diğer çocuklara da kötü örnek olmasın diye cezalandımak istiyormuş yargıçlar.
Deniz, uykusuz geçirdiği bir gecenin verdiği yorgunlukla hemen uykuya dalmış ve dalar dalmaz da başlamış rüyalar görmeye. Rüyada yaşlı bir ninecik oturmuş bir pınarın başına, Deniz’ e “körler ülkesi” masalını anlatıyormuş, ama bu bilge ninesi değilmiş. Rüyadaki ninenin anlattığı masal şöyleymiş;
“Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, dünyanın bir yerinde, bir baba ile oğul varmış, bunların fazlaca bir dertleri yokmuş; işleri, aşları onları kimseye muhtaç etmezmiş. Ama babanın bir sorunu varmış; oğlunun eğitimsizliği ve cehaleti. O devirlerde ne oğlunu gönderebileceği bir okul ne de ders verebilecek öğretmenler varmış. Okul ve öğretmenler yokmuş ama çocuk dünyayı tanımalı ve bilmeliymiş. Çünkü babanın inancı, “Alimler gözlüdür, Cahiller ise kör’’ biçimindeymiş. Sonuçta baba karar vermiş; oğlunun gözü açılmalı, dünyayı görüp tanımalıymış. Baba ile biricik oğlu bilinmeyen ülkelere doğru yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler, sonunda bir de bakmışlar ki, körler ülkesi diye bir yere gelmişler. Olacak bu ya, tam körler ülkesine geldiklerinde, çocuk bir hastalığa yakalanmış. Eli ayağı tutmaz olmuş. Baba şaşkın, çocuk bitkin uçan kuştan medet ummuşlar. Tam o anda “korkma” diye yüreklendirmişler. Babanın etrafına toplananlar. Ve, “siz buranın körler ülkesi dendiğine bakmayın, buranın öyle becerikli bir hekimi var ki kime dokunsa hastalığından iz kalmaz” demişler. Böylece baba yatıştırılmış ve çocuk tezelden hekime kavuşturulmuş. Hekimbaşı usta parmakları ile hastasını tepeden tınağa bir güzel yoklamış. Hemencecik de illetin nedenini bulmuş; sorun çocuğun gözlerinde imiş. Burnun ile alnın birleştiği noktanın sağında ve solunda bulunan çukurlara gömülü, bıngıl bıngıl devinen oval iki cisimcik. Açılıp kapanan birer deri kapakla örtülü….
İşte hepimizin bildiği insan gözü, illetin nedeniymiş. Hekim böyle söylemiş, teşhisi böyle koymuş. Operasyon kısa sürede bitmiş, dışarıya çıkarmışlar çocuğu. Baba bir de ne görsün, çocuğun dünyayı görüp tanıyacağı gözlerinin ikisi de yerlerinden çıkarılmış. Çünkü körler ülkesinde herkeste göz düşmanlığı varmış. Körler bilginin, ışığın, aydınlanmanın en önemli aracı olan göze düşmanmış. Daha o çağlarda “aydınlık ile karanlığın, bilgi ile cehaletin” savaşı varmış. Ancak baba ve oğul geç anlamışlar bu gerçeği ve ağır ödemişler bedelini. Ve bu sonuç karşısında sanki dünya bir anda başlarına yıkılmış baba ile oğulun. Yaşam zindan olmuş, ama ne acı duyacak halleri kalmış, ne de acıya dayanacak güçleri. Acıyı acıyla bastırmışlar boynu bükük’’…
Deniz gördüğü düşün etkisiyle ter içinde uyanmış. Bir korku sıkıca sarılmış boğazına. Kendini o hekimin elinde imiş gibi hissetmiş. Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini anımsayamamış, sisler arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi çarpmış kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi…. Usuna babasının üzgün, perişan yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla ürpermiş. Deniz’in ağzından “Baba” diye bir inilti çıkmış. Sonra gördüğünün korkulu bir düş olduğunu fark edince derin bir oh çekip rahatlamış.
Derken duruşma günü gelmiş binlerce çocuk yığılmış mahkemenin önüne, onlarca polis otosu eşliğinde Deniz mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar sertçe bakmışlar Deniz’e. Savcı iddianamesini okumuş, yargıçların en yaşlısı korkutucu bir sesle “bütün bunları neden yaptın?” diye sorular yöneltmiş. Yargıçların bütün sorularına Deniz susarak yanıt vermiş. Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar. Deniz’i azarlamış. “Sende hiç acıma duygusu yok mu, kalp yok mu?” demiş. Deniz ise “Ben kalbimi kuşlara verdim.” Diyerek ilk ve son yanıtını vermiş. Yargıçlar kendi aralarınada fisıldaşıp, konuşmuşlar. Sonuçta Deniz’in bir kuş gibi, demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir ormana bırakılmasına karar verilmiş. Bu haber dünyadaki bütün kuşlara yıldırım hızıyla yayılmış. Bir çok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar, dönmüşler gökyüzünde, sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce gagalamışlar ama nazlı gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi parçalayamamışlar. Parçalayıp da Deniz’ i özgürlüğüne kavuşturamamışlar.
Günlerce düşünmüşler ve sonuçta hepsi gücünü birleştirerek. Deniz’i köyünün güzel ormanına götürmeye karar vermişler. Bütün kuşlar kanat açıp, kırk gün kırk gece, dağ demeden deniz demeden uçmuşlar. Deniz’in o güzelim köyünün ormanına ulaşmışlar. Yağmur yağdığında hepsi birden kanatlarını kafesin üstüne gerip korumuşlar. Güneş açtığında sevinmişler. Dünyanın her yerinde türlü türlü yiyecek ve çeşit çeşit kitap taşımışlar. Kuşlar her akşam kafesin etrafında toplanıp ötüşerek Deniz’i teselli etmişler. Cıvıltılarla uyutmuşlar, her sabah yeniden en güzel sesleriyle uyandırmışlar. Beraberce gülüp, oynayıp, şarkı söylemişler. Deniz onlara şiirler okumuş, bilge ninesinden öğrendiği masalları anlatmış, kuşlar Deniz’i anlarmış Deniz de kuşları……
İşte o gün bu gündür dünyanın bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini veren çocuğun masallarını anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın her yerinde kuşların yalnız bir sabah bir de akşam öttüğü söylenir……..
Bir Annenin Kızına Nasihatları
Kızım.
Akrabalarından, dost veya arkadaşlarından her kim olursa olsun, ona karşı kocanı övme. Sakın onu şikayet de etme. Aile içinde kalması gereken mahrem veya bildik şeyler de olsa anlatma.
Derler ki, “Söyleme sırrını dostuna, dostunun da dostu vardır o da gider söyler dostuna.” Bir ağızdan çıkan söz, sır olmaktan çıkar. Sırrın ucunu ele veren arkasını getiremez. İlla biriyle paylaşman gerekiyorsa bir günlük tut. Mümkünse onlarında bu tür sana anlatacaklarına fırsat verme. Bu tür söylenen veya anlatılanlar fitneye, dedikodulara ve ailelerin yıkılmasına fırsat ve zemin hazırlar. Her ne kadar sıkılır veya daralsan dahi; anne ve babana bile anlatma. Çözemediklerini akıllı ve kendinden emin olduklarınla istişare ederek çözmeye çalış.
Aile hayatının karşılıklı sevgi, saygı ve merhametle yürütülmesi temel ilkedir. Dinimiz aile reisliği vazifesini erkeğe vermiştir. Erkek ise; fizik gücüne, kuvvetine sahip, cesur ve mücadelecidir. Fizyolojik bakımdan daha zayıf olan kadınları kavvâm; gözetip kollayıcıdırlar. Ailenin dış düşmanlardan korunması, geçim ve ekonomik giderlerin temini öncelikli olarak erkeğe ait olduğundan mallarından bol bol harcamaktadırlar. Kadının; erkekte bulunmayan anneliğin verdiği yüce bir görev olan çocuğun doğumu ve bakımı ile öncelikli olarak; çocukların terbiye edilerek yetiştirilmesi, yuvada huzur ve sükûnun temininde duygusal gayret, aileye içten bağlılık gibi daha birçok üstünlükleri bulunmaktadır.
Eşinin eve geleceği saati iyi belle. Mümkün mertebe onu kapıda karşılamaya çalış. Kapıda karşılaman onu; ziyadesiyle memnun edecektir. Adamı sakın kapıda bekletme. İçeri girere girmez elindeki eşyaları al. Velev ki; sıkıntı ve moralsiz olsan bile; yumuşak ve tatlı konuş. Söylemen gerekenleri kocana söyle. Anlayamadıklarını ve meselelerini konuşma yoluyla hallet. Konuşma mesellerin yüzde doksan dokuzunu çözer. Konuşurken onun konuşmalarını kesme. Bazı konularda farklı düşünüyor olabilirsiniz. Farklı bile düşünseniz uzlaşmayı tercih et. İçinden seni seviyorum demekle olmaz. Sevgini ona mutlaka o istediği için değil, kendi tarzınla ona hissettir. Zaman zaman onun penceresinden bakmayı dene. Sizin olmayan hayatlara dalıp hayatınızı karartma. Bakış tarzın en kötü gününde bile olumlu olsun. Göz yaşlarını asla silah olarak kullanama, bu kadının zayıflığını gösterir. Bilirsin ki, evlilikte dürüstlük esastır. Zaman zaman espri yap; iyi bir espri zor günlerinizi kolay atlatmanızı sağlar. İlişkinizi kuvvetlendirmek için elinden geleni en iyi şekilde yap. Evini temiz tut. Çocuklarının yeme içmeleri, sağlıklarıyla dersleriyle yekinen alakalan.
Görevlerini bil ve yaptıklarından dolayı asla şikayet etme. Eşinin gelen eş dost ve akrabalarına güler yüz, tatlı dille hüsnü muamelelerde ve izzeti ikramlarda bulun. Eşin eve geldiğinde sakın üstün pis ve pas içinde yani çamaşır ve bulaşık kokusu olmasın. Evin içindeyken mümkün mertebe mutfakta ve banyoda, bulaşık, çamaşır gibi şeylerle oyalanma. Yapacaklarını ya onun gelmesinden önce yada mümkünü olanları tehir et. Daima yanında olmaya çalış. Hal ve hatırını sor. Onun anlattıklarını dinliyormuş gibi yapma. Onu canı gönülden dinle. Onun derdiyle dertlen, sevincine ortak ol. Sevdiklerini sev, değer verdiklerine değer ver.
Eve getirdiklerini yerinde değerlendir, çöpe atma. Ondan izinsiz oraya buraya dağıtma. Neyi sevip, neyi sevmediğini bil. Bilmiyorsan uygun şekilde sorarak öğren. Sevdiklerini yap, sevmediklerinden kaçınmaya çalış. Canı neyi çekiyorsa, onları getirip ikram et. Bazen elma armut gibi meyveleri dilimleyip bizzat ağzına koy. Çocuklarının yanında onları ona şikayet etme.
Özürlü olmadığın sürece yatarken de abdest al. Okuyacağın şeyleri biliyorsun, bilmediklerin varsa en kısa zamanda öğren. Okuyarak eksik olduğun yönlerini tamamla. Onun sıkıntılı günlerinde sözle, tatlıkla yardımcı ol. Böylesi anlarda zaruri olmayan isteklerini ertele. Yatağı yatacağı zamana doğru hazır et. Yatınca da lambayı hemen söndür. Eşinin yatakta beklemesi onu huzursuz eder. İkide bir hastayım deme. Halinden şikayetçi olma. Sürekli canlı ve dinamik ol. Sabahleyin mutlaka ondan önce kalk.. Namazdan sonra yatmayın. Onu da yatırma. Buna alışın. Özürlü bile olsan abdest al. Özürlü değilsen kuşluk namazını sakın ihmal etme. Her namazın arkında yaptığın dualarına mutlaka kocanı da ekle.
Eşine kahvaltısını erken hazırla. Onun yemesi için sende iştahla ye. Ve yine tatlı sözlerle onu görevine yolla. Eşinin bütün istek ve arzularını ima etmesine gerek kalmadan yerine getir. Onu çok sevip saydığını söyle ve hem uygula. Her fırsatta süslenip öyle çık karşısına. Cuma, bayram, mübarek geceler ve evlilik yıl dönümlerinizde mutlaka özel bir hazırlık yap. Her şeyinle adamın gözünü de gönlünü de doldur.
